Hiç

Hiçliğe Dair Küçük Bir Deneme (ya da Sonsuz Boşluğun Kıyısında Durmak)

Merhaba.
Nasılsın? Umarım her şey yolundadır. Yolunda değilse bile… en azından düşündüğünü, hissettiğini ve nefes alıp verdiğini unutma. Çünkü bu bile bir ayrıcalık.
Bugün biraz tuhaf bir konudan bahsedeceğim sana. Hani öyle bir kavram ki… ne tam anlamıyla var, ne de yok diyebiliyorsun. Bir şey gibi duruyor ama aslında hiçbir şey.
Evet, “hiçlik”ten bahsediyorum.

Şöyle bir durup düşün lütfen:
Hiçlik dendiğinde aklına ne geliyor? Simsiyah bir boşluk mu? Sonsuz bir sessizlik? Belki yıldızsız bir gökyüzü? Ama işte o düşündüğün şeyler bile bir şey. Siyah dediğin bir renktir mesela. Boşluk dediğin şey, bir mekâna ihtiyaç duyar. Yani tam anlamıyla hiçlik… biz ona dokunduğumuz anda bir şeye dönüşüyor. Zihin öyle bir şey ki, yokluğu bile varmış gibi hayal etmek istiyor. Ama bu, o yokluğun hala bir *şey* olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Beynimiz bağlamla çalışıyor. İsim koymadan, anlam yüklemeden rahat edemiyor. Ama hiçlik… bağlamsız. Dilsiz. Biçimsiz. Ve bu yüzden rahatsız edici.

Bunu anlamak için belki şöyle düşünmek gerek:
Evrenin başlangıcı, yani büyük patlamadan *önce* ne vardı?
Ama dur, burada bile bir hata var. “Önce” diyorsak, zaman kavramını kullanıyoruz. Oysa zaman, büyük patlamayla birlikte başladıysa, “önce” dediğimiz şey bile mantıksızlaşıyor. İşte tam burada hiçlik sahneye çıkıyor.
Ama bilim bile bu noktada susuyor. Çünkü fizik, zamanın ve mekânın olmadığı bir yerde işlemiyor. Formüller çözümsüzleşiyor.

İşte burası.
Karanlık. Sessiz. Sınırsız.
Ya da belki hiçbir şeyin olmadığı bir *hiçyer*…

Ama yine de konuşmaya devam edelim.
Çünkü insan konuşmadan duramaz.
Ve bu hiçlik meselesi, sadece kozmolojide değil, gündelik hayatta da karşımıza çıkıyor. Mesela ölüm…
Bir insan öldüğünde, ona dair her şeyin yok olduğunu düşünürüz. Sanki o kişi hiç olmamış gibi. Ama bu da tam bir hiçlik değil aslında. Bedeni toprağa karışır, atomları başka şeylere dönüşür, anıları bazılarının zihninde yaşamaya devam eder.

Ya bilinç?
Bilincin nereye gittiğini bilmiyoruz. Belki hiçbir yere gitmiyor. Belki de tümden sona eriyor. O zaman gerçek hiçliğe yaklaşmış oluyor muyuz?
Kim bilir.

Bak, burada İbn Arabi’nin bir sözü geliyor aklıma:
“Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?”
Bu cümledeki derinlik öyle sade ki… Yani gerçekten var olduğumuzu ne kadar iddia edebiliriz ki yokluktan bu kadar korkarken?
Bir gün var olmayı bırakacağız, evet. Ama belki de bu yokluk dediğimiz şey, başka bir biçimin kapısıdır. Belki dönüşümdür. Belki bir devamsızlıktır, belki de sonsuzluk. Ya da sadece… hiçbir şeydir.

Hiçlik üzerine düşünmenin başka yolları da var.
Bir ressam düşün. Boş bir tuvale bakıyor. Henüz hiçbir şey yok. Ama o boşluk, potansiyel barındırıyor.
Tıpkı bir kadının karnında büyüyen bir bebeğin, henüz var olmadan önceki hali gibi.
Hiçlik bazen doğumdur.
Bazen de ölüm.
Bazen bir cümleye başlamadan önceki sessizlik.
Bazen susmanın tam ortası.

Ve burada sormamız gereken başka bir soru daha var:
Hiçlik var mıdır?
Kuantum fiziği, “boşluk” olarak düşündüğümüz yerlerin bile aslında enerjiyle dolu olduğunu söylüyor. Yani evet, görünüşte boş ama aslında hareket var. O zaman tam anlamıyla hiçlik diye bir şey bile yok belki.
Bu da başlı başına bir ironi değil mi?
Hiçliğin bile var olmaya direndiği bir evrende, biz neden bu kadar var olmanın derdindeyiz?

Ve işte burada, felsefenin ağır toplarından Parmenides giriyor devreye.
“Hiçlik yoktur,” diyor. “Çünkü olmayan bir şeyi düşünmek, onu düşünür hale getirmektir.”
Açıkçası haklı olabilir.
Belki de hiçlik, sadece varlığa anlam katmak için icat ettiğimiz bir yanılsamadır.

Ama vazgeçmeye niyetim yok.
Çünkü bazen cevaplardan daha kıymetli olan şey soruların kendisidir.
Hiçlik üzerine düşünmek, bize bu evrende ne kadar kısıtlı, ne kadar geçici ve bir o kadar da kıymetli olduğumuzu hatırlatıyor.
Çünkü eğer gerçekten hiçlik varsa, ve biz o hiçliğin ortasında var olmayı başardıysak…
Bu başlı başına bir mucize değil midir?

Belki de en büyük anlam, hiçbir anlamda gizlidir.


Yorum bırakın