Yazı kategorisi: Genel

Fanatik Taraftarlar Okusun



Neden futbolun, basketbolun ya da herhangi bir spor dalının fanatiği olmaman gerektiğini anlatmak için aslında çok süslü teorilere, akademik kavramlara ya da istatistiklere ihtiyacımız yok. Biraz dürüstlük, biraz mesafe, biraz da akıl yeterli. İstisnalar elbette vardır; her alanda olduğu gibi. Ama biz burada genel resme bakıyoruz, vitrine değil, arka depoya.

Benim için futbolcular, atletik yetenekleri olmasa toplumun sosyo-kültürel hiyerarşisinin en alt basamaklarında yer alacak, çoğu zaman iki kelimeyi yan yana getirmekte zorlanan, dünyaya bakışı tribün sloganlarından ibaret bireylerdir. Evet, aralarında entelektüel olanlar, karakterli olanlar, duruş sergileyebilenler vardır; ama bunlar sistemin değil, tesadüfün ürünüdür. Futbolcu dediğin adamın mesleği düşünmek, üretmek, sorgulamak değil; koşmak, vurmak ve kendisine söyleneni uygulamaktır. Hayatım boyunca saha dışındaki duruşuna hayranlık duyduğum bir futbolcu olmamasının sebebi kibir değil, basit bir gözlemdir.

Yöneticilere gelince… Orası zaten başlı başına bir trajikomedi. Kulüp yöneticilerinin çok büyük bir kısmı futbolu sevdiği için değil, görünür olmak, güç devşirmek, egosunu beslemek ve kişisel reklamını yapmak için o koltuklara oturur. Futbol bilgileri çoğu zaman sosyal medyada rastgele denk geldiğiniz sıradan bir taraftardan bile düşüktür ki bu şaşırtıcı da değildir. Adamın bir sürü şirketi, toplantısı, siyasi bağlantısı vardır; oturup doksan dakika maç izleyecek hali mi var? Kendisine ait olmayan, çoğu zaman kaynağı belirsiz devasa bütçeleri yönetirken de pek endişeli değildir. Zira başarısızlığın bedelini hiçbir zaman gerçekten kendisi ödemez.

Medya tarafı ise işin en kirli, en kaygan zemini. Spor muhabirlerinin büyük bölümü gazeteci değildir; kulüp sözcüsü, tribün amigo’su ya da dijital çağın modern troll’leridir. Hitap ettikleri kitlenin büyük kısmı holigan zihniyetinde olduğu için, objektiflik onlar için lüks değil, doğrudan intihardır. Takip ettikleri kulübü her şartta överler, rakipleri her koşulda yererler. Gri alan diye bir şey yoktur; çünkü griye düşen, linç edilir. Onların dünyasında kendi kulüpleri masum bir melek, rakipler şeytanın ta kendisidir. Taraftarla yönetim karşı karşıya geldiğinde ise işin ustaları, haber kaynaklarını kaybetmemek adına yönetimin yanında durup, taraftarın yanındaymış gibi görünmeyi başaranlardır. En “başarılı” muhabir profili budur.

Tribün liderleri desen, orası da romantize edilecek bir alan değildir. Büyük çoğunluğu için tribün bir sevda değil, bir güç alanıdır. Amaç spor değildir; amaç güç, o gücün getirdiği para ve imtiyazdır. Gençleri, aidiyet duygusu ve adrenalin üzerinden kendilerine bağlar, bu kitleyi yönetimlere karşı bir baskı unsuru olarak kullanırlar. Futbol bilgileri çoğu zaman vasattır; hatta futbolla ilgileri bile yoktur. Yine arada gerçekten tribünü seven, bu işten çıkar beklemeyen istisnalar vardır ama genel tablo nettir.

Ve geriye kalan sensin. Taraftar. Bu sistemin en romantik, en masum ama aynı zamanda en çok kullanılan figürü. Şunu açık açık idrak etmen gerekiyor: “Merhaba, ben geldim” desen, uğruna küfür yediğin, kavga ettiğin, belki gözünü karartıp ölmeye hazır olduğunu söylediğin o kulübün kapısından içeri bile alınmazsın. Takımını herkesle eşit şartlarda, ancak parasını ödediğin sürece izleyebilirsin. Sana özel hiçbir ayrıcalık yoktur. Sen yoksan da o kulüp vardır; sen varsan da seni tanımaz.

Hatta daha acısı şu: Hayatını adadığını söylediğin o arma, senin varlığından bile haberdar değildir. Tamamen tesadüflerin, çocukluk alışkanlıklarının, çevresel etkilerin sonucunda tuttuğun bir kulübün elde ettiği başarıları kendi bireysel başarın sanıp havalara uçmanın da, başarısızlıklarında kendini suçlayıp hayata küsmenin de hiçbir rasyonel karşılığı yoktur. O kupayı sen kazanmadın, o maçı sen kaybetmedin. Sen sadece izledin. Sen bu oyunun oyuncusu değil, figüranısın. Sayın milyonlara ulaşmadığı sürece de bireysel olarak hiçbir anlamın yok.

Fanatizm işte tam burada devreye giriyor. Akıl yerini kimliğe bırakıyor. Eleştiri ihanete, soru sormak düşmanlığa dönüşüyor. İnsanlar, hayatlarında kontrol edemedikleri her şeyi bir kulübün skoruna bağlayarak sahte bir anlam inşa ediyor. Kazanınca güçlü hissediyor, kaybedince yıkılıyorlar. Oysa ortada seninle en ufak bir bağı olmayan, tamamen profesyonel çıkar ilişkileriyle dönen bir endüstri var.

Spora ilgi duymak başka bir şeydir, fanatik olmak başka. Oynanan oyunu sevebilirsin, taktik konuşabilirsin, keyif alabilirsin. Ama aklını, karakterini ve ruh sağlığını bir logoya teslim ettiğin an, sistem seni kullanmaya başlar. Sen bağırırsın, onlar kazanır. Sen üzülürsün, onlar yoluna devam eder. Sen kavga edersin, onlar yarın başka bir sözleşmeye imza atar.

Kısacası; spor eğlencedir, fanatizm ise gönüllü kölelik. Bunu fark ettiğin gün, tribünden değil, hayattan kazanmaya başlarsın.

Yorum bırakın