Kur’an “İnsan Uydurması” Olabilsin Diye Evrenin Üst Üste 50 Kez “Tam İsabet” Demesi Lazım
Kur’an’ın dümdüz bir “insan metni” olabilmesi için bence mesele tek bir ihtimal değil, aynı anda onlarca ihtimalin el ele tutuşup hiç tökezlemeden yürümesi; şöyle ağır ağır kuralım: hali vakti yerinde Muhammed diye bir tüccar bir gün çıkacak, kendi çıkarına ters olmasına rağmen insanların putlarına, düzenine, alışkanlığına takılıp “bu iş yanlış” diyecek; sonra “bana Tanrı konuşuyor” iddiasıyla ortaya çıkacak (ki bu iddia tutmazsa direkt biter), bununla da kalmayıp dünyanın bir başlangıcı olduğunu, yaratıldığını söyleyecek ve insanları sürekli “bakın, düşünün, sorgulayın” diye ite ite götürecek; arada güneşten, yıldızlardan, deveden örnek verip “bu kadar düzen tesadüf değil” diyecek ama bunu yaparken dönemin kolaycılığına kaçıp “Güneş etrafınızda dönüyor” gibi bir cümle kurmak yerine, Güneş’in kendine ait bir akışı/yörüngesi varmış gibi konuşacak diye okunacak (Lokman 29); ışık mevzularında Güneş ve yıldızlara “kandil/ışık kaynağı” tarafı yakıştırılırken Ay’a “nur” denmesi gibi nüanslar kuracak (Nuh 16, Mülk 5), Ay’ın evrelerini eğri bir hurma dalına benzeten bir tasvir yapacak (Yasin 39) ve bunu bir kere değil, metnin farklı yerlerinde aynı bütünün parçası gibi taşıyacak; bitkilerde “çift” olgusuna değinecek (Yasin 36), rüzgârlar için “dölleyici” ifadesi kullanacak (Hicr 22) — bugün bunu “tozlaşmaya işaret” diye okuyanlar var ya, işte o okuma mümkün olacak kadar isabetli bir kelime seçmiş olacak; embriyo anlatısında “et-kemik” sıralaması gibi bir akış kuracak (Müminun 14) ve “tamam bu da şiirsel bir anlatım” diyebileceğin bir yerde, garip şekilde birçok kişinin “bilgi gibi duruyor” diyeceği bir ton yakalayacak; üstelik bu adamın dönemi antik anlatılarla, yarım yamalak tıbbi fikirlerle, kulaktan dolma kozmos tasarımlarıyla dolu ama o her seferinde sanki yanlışların arasından hep daha az yanlış olanı çekip alacak; “canlı olan her şeyin özünde su var” gibi bir vurguyu doğru tarafa yaslayacak (Enbiya 30); yıldızlarla ilgili bazı ifadeleri bugün pulsar gibi şeylere yakıştırılabilecek kadar “oturaklı” bir betimleme alanı açacak (Tarık 1-3); dağlar/karalar için “sabit sanırsın ama hareket ediyor” diye okunabilecek bir cümle kuracak (Neml 88) ve bunu okuyan birileri yüzyıllar sonra “bak şu cümle şuraya denk geliyor” diyecek; zamanın izafiliğine benzetilebilecek ölçüler verecek (Secde 5, Mearic 4) ve “ya bu laf niye böyle söylenmiş?” dedirtecek bir esneme payı bırakacak; metin çoğu yerde kaçak dövüşüyor gibi görünse de bir noktada yaşayan bir kişinin asla iman etmeyeceği iddiasına girip onu da tutturmuş gibi algılanacak (Tebbet); sonra namaz, hac gibi ibadetler kuracak, bir de kendine özel fazladan bir gece ibadeti ekleyecek (İsra 79) ve tüm bunlar “kendi kendine pay çıkarma” diye okunmaya o kadar müsaitken metnin genelinde yine de milyonların “bu adamın uydurması olamaz” demesini sağlayacak bir ağırlık oluşacak; en kritik yer şu: böyle bir metin sadece doğa tasviri yapmayacak, insan psikolojisine, korkularına, kibirlerine, kaçışlarına, umutlarına dair “insanı insandan iyi tanıyan” tespitler yapacak, insanların en büyük “ben niye varım, ne yapmalıyım?” sorularına cevap iddiasıyla konuşacak ve bunu yaparken de baştan sona çuvallamadan, kendi içinde çok parçalı bir bütün gibi kalacak; üstüne üstlük “dini tamamladım, nimeti tamamladım” çizgisine (Maide 3) gelene kadar yaşamayı da başaracak — o kadar gerilim, kavga, savaş, suikast ihtimali… ve sen bütün bunların “bir insan + çevresi” tarafından kendiliğinden kurulmuş bir kurgu olduğunu söyleyeceksen, ben de şunu derim: bu, karanlıkta, hiç görmeden, yüzlerce anahtarın içinden rastgele birini seçip, sonra arka arkaya 30 farklı kapıyı tek seferde açman gibi bir şey; teoride “mümkün” kelimesi var, evet… ama pratikte insanın aklı “tamam da bu artık şans değil, şansın cosplay’i” diye alarm veriyor.

Yorum bırakın