İyi ki varsınız… Bunu böyle büyük bir iddia gibi değil de, sanki bir akşamüstü pencereden dışarı bakarken içimden geçiyormuş gibi söylemek istiyorum. Çünkü bazen dünya fazla hızlı, fazla gürültülü, fazla “hemen şimdi” oluyor. İnsan da o hızın içinde kendi sesini kaybedebiliyor. İşte tam o anlarda, bazı kitaplar ve bazı zihinler—yani o eski, inatçı, zarif düşünce insanları—bana küçük bir sığınak gibi geliyor. Kaçmak için değil; daha sahici dönmek için.
Kütüphaneden ya da kitaplıktan bir kitabı çekip aldığımda, aslında bir “metin” açmıyorum gibi hissediyorum. Bir kapı açıyorum. Kimi zaman soğuk bir kış kapısı, kimi zaman sıcak bir soba başı, kimi zaman da rüzgârlı bir dağ yolu… Ve o kapının eşiğinde hep aynı şey oluyor: hayatın “dış sesi” azalıyor, “iç ses” biraz yükseliyor.
Bazı cümleler var mesela; yıllardır dönüp dönüp geldiğim. Çok süslü değiller, ama nedense insanın içine yerleşiyorlar. Platon’un o ünlü çizgisi gibi: “Sorgulanmamış hayat, yaşamaya değmez.” Bu cümleyi ilk okuduğumda içimden “tamam işte” demiştim. Çünkü bazen insanın bütün derdi, hayata bir isim koymak değil; hayata bir soru koymak oluyor. Platon burada bir şey vaat etmiyor; sadece bir kapıyı aralıyor: “Bak, yaşadığın şeyin farkında mısın?”
Aristo’ya geçince ton değişiyor. Platon’da bir gökyüzü var; Aristo’da daha çok yer, taş, ağaç, düzen var. Onu okurken zihnimde “gösterişsiz ama sağlam” bir düşünme hâli oluşuyor. Aristo’nun şu kısa cümlesi bana hep iyi gelmiştir: “İyi alışkanlıklar edinelim; çünkü erdem alışkanlıktır.” Havalı tarafı şu: büyük sloganlar atmıyor. “Şöyle mükemmel ol!” diye bağırmıyor. Usul usul, günlük hayatın içine sızıyor. Sanki diyor ki: “Kendini bir anda değiştiremezsin; ama her gün bir milim.”
Ve sonra Stoacılar… Marcus Aurelius’u okurken hep garip bir duygu yaşarım: Bir yandan imparator, bir yandan içten içe yorgun bir insan. “Güç” dediğimiz şeyin bazen sadece dayanma biçimi olduğunu hatırlatıyor. Onun şu cümlesi tam bir omuz dokunuşu gibi: “Engel, yol olur.” Bu kadar. Ne dramatik bir nutuk var, ne süslü umut. Ama insanın içine bir çivi gibi giriyor. Çünkü çoğu zaman “yol” dediğimiz şey zaten engelsiz bir şey değil.
Bazen daha karanlık bir raftan bir kitap çekiyorum. Camus mesela… Camus’nün cümleleri bana hep “kibar ama dik” gelir. Çok romantize etmez; çok da çöktürmez. Sadece çıplak bir yerden konuşur. Şu kısa çıkışı gibi: “İsyan ediyorum, öyleyse varız.” Burada “isyan”ı bağırmak gibi değil de, insan kalma ısrarı gibi okuyorum ben. Yani dünya saçma görünse bile, vicdanını bırakmamak. Umut azalsa bile, insanlığı bırakmamak.
Kierkegaard ise… Onu okurken sanki birinin kalbinin koridorlarında yürüyorsun. Hafif ürkütücü ama dürüst. Bir yerde şöyle diyor ya: “Hayat geriye doğru anlaşılır, ileriye doğru yaşanır.” Bu cümle bazen beni yumuşatıyor. Çünkü hepimiz bazı şeyleri “sonra” anlıyoruz. O yüzden kendimize biraz daha merhametli olmak gerekiyor. Her şeyi şimdi çözmek zorunda değiliz. Ama arayışı bırakmak da istemiyoruz.
Newton’ı düşündüğümde ise bambaşka bir hayranlık geliyor. Çünkü Newton’un hikâyesi, “düşünce insanı” olmanın sadece felsefede değil, bilimde de nasıl bir karakter işi olduğunu gösteriyor. Gökyüzüne bakıp sadece hayran olmakla yetinmemek… Hayranlığın içinden, soruya doğru yürümek… Evet, Newton’un tek bir cümlesi bile o havayı taşıyor: “Omuzlarında durduğum devler sayesinde daha uzağı gördüm.” Mütevazı ama havalı. Çünkü hem kendi emeğini inkâr etmiyor, hem de kibir yapmıyor. “Ben tek başıma oldum” demiyor. Bir zincire bağlanıyor.
Benim sevdiğim düşünce insanı hali tam da bu işte: mütevazı ama keskin. Büyük sözlerle ortalığı yakıp yıkmadan, bir cümleyle insanın içindeki pası kazıyabilmek. Bir paragrafla insanın aklını toparlamak. Bir sayfayla insanın kalbini yerli yerine koymak.
Bir de okuma hâlinin kendisi var… Çok sevdiğim bir duygu bu: Başkalarının zihinlerine misafir olmak. Bir düşünürün satırlarında yürümek. Bir filozofun dünyasına dalmak. Bazen bu gerçekten “kaçamak” gibi. Ama öyle ucuz bir kaçamak değil—daha çok insanın kendini tamir etmesi gibi. Çünkü gün içinde bizden o kadar çok şey bekleniyor ki… hızlı cevap, hızlı karar, hızlı uyum… Kitap ise hız istemiyor. Kitap sadece “burada ol” diyor. Sadece “dikkat et” diyor. Dikkat etmek de zaten modern dünyanın en pahalı şeyi. (Simone Weil’in dediği gibi, dikkat neredeyse bir ahlak meselesi.)
Düşünce insanlarıyla aramızdaki bağın bir başka güzel yanı şu: Onlar bize “mükemmel bir hayat” öğretmiyor. Daha çok şunu yapıyorlar: Hayata katlanmanın zarif yollarını gösteriyorlar. Kimi zaman sabırla, kimi zaman akılla, kimi zaman mizahla, kimi zaman da sadece dürüstlükle… Ve insan “tamam” diyor, “ben de kendi çapımda bu yolu yürüyebilirim.” Yani onlara öykünmek, bir podyuma çıkmak değil; bir iç disiplin kurmak.
Ben arayışta olan insanları da bu yüzden seviyorum. Cevabı olmayan soruları taşıyabilenleri. “Bilmiyorum” diyebilen ama yine de kapıyı kapatmayanları. Çünkü bir insanın aklı büyürken, kalbi de büyüyor çoğu zaman. Ve kalbin büyümesi kolay bir şey değil. Bazen kırılarak büyüyor, bazen yalnız kalarak, bazen de sadece susarak…
Yine de bütün bunları yazarken şunu da unutmuyorum: Düşünce insanı olmak bir “etiket” değil. Bazen bir işçi de düşünce insanıdır. Bazen bir hemşire, bir öğretmen, bir memur, bir öğrenci… Hatta bazen en güzel düşünce insanları, kimse onlara öyle demeden yaşayanlardır. Çünkü düşünmek illa yüksek sesle yapılmaz. Bazen sadece bir insanın, kalabalığın ortasında kendine karşı dürüst kalmasıdır düşünmek. Bir kötülük fırsatında geri durmaktır. Bir haksızlık gördüğünde içinden bir şeyin “olmaz” demesidir. Bu da bir tür felsefedir aslında; sokak felsefesi değil, vicdan felsefesi.
O yüzden ben, düşünce insanlarını överken göğe yazmıyorum onları. Yere yazıyorum. Günlük hayata yazıyorum. Çünkü onların asıl etkisi tam orada: sabah uyanırken, birine cevap verirken, bir karardan dönerken, bir haksızlığı sindirmeyip içten içe direnç kurarken…
Bir kitap kapandığında bazen odanın ışığı değişmiyor ama insanın içindeki ışık değişiyor. Çok büyük değil; küçük bir ayar. Birkaç derece. Ama işte bazen hayat dediğin şey, o birkaç derecelik ayardan ibaret.
İyi ki varsınız… Cümlelerin arasına saklanmış cesaretinizle, sessiz ısrarınızla, kendinizi kandırmama çabanızla… Platon’un sorusunu taşıyanlar, Aristo’nun emeğini sevenler, Newton’un merakını büyütenler… Ve hâlâ arayanlar—cevabı bulmasa bile aramayı bırakamayanlar. İyi ki varsınız…

Yorum bırakın